Uyuni’den sonra bu maden şehrini ziyaret edip etmemek konusunda kararsızdım. Fakat bir sonraki durağım Sucre otobüsle çok uzun bir yoldu ve gece yarısından sonra varacaktım. İşte bu yüzden yol üzerindeki Potosi’de bir gün geçirmeye karar verdim.
5 saatlik yolun yarısında tuvalete gitme ihtiyacım şiddetlenince şöförün yanına gidip konuştum. Malesef varana kadar tuvalet yok dedi fakat yüzümdeki aciliyet ifadesini görünce (sanki çok fark edecekmiş gibi) “büyük mü küçük mü diye” sordu,”yanıma otur müsait bir yer görürsen dururum dedi.
Yanına oturur oturmaz anladım ki hem doğanın çağrısıyla (tuvalet ihtiyacım) hem de meraklı şöförün “niye yalnız geziyorsun, kaç para tutuyor bu seyahat,eşin çocuğun var mı, onlar niye seninle değil…?” gibi sorularıyla uğraşacaktım. İspanyolcam az Allahtan çoğunu anlamazlıktan gelip sohbeti başka tarafa çekmeye çalıştım. Nihayet bir yer bulup işaret ettim ve ben ihtiyacımı giderip geri gelince onun ‘otur sohbete devam edelim’ davetini kibarca reddettim. Hem fiziken rahatlamış hem de kurtulmuş olmaktan çok memnundum.
Potosiye varınca bindiğim taksinin şöförü oteli bulamayınca meydanda inip oteli aramaya başladım. Bir süre sonra meydanda video oyunu oynayan gençleri gördüm ve aralarından biri oyununu durdurup haritadan otelin yerini aradı. Farkettimki otel iki dakika uzaktaymış!
Potosi 4090m yüksekliğiyle dünyanın en yüksek şehirleri arasında ama içinde meydan ve bazı pazarlar dışında görülecek çok az yer var. La Paz ve Sucre diğer yüksek şehirler ve onları da ziyaret edeceğim.

Şehrin asıl ünlü olan yanı dünyanın en zengin gümüş madenlerinden birisine sahip olması ve bu madenlerin İspanyol istilasından beri yüzyıllardır aktif olmaları. Bu madenleri gruplar halinde ziyaret etmek mümkün ama ziyaret maden hala aktif olarak çalıştığı için risksiz değil, yerin km’lerce altında bir sürü toksine maruz kalmak mümkün ayrıca güvenlik standartları da çok mükemmel değil. Fakat bunlara rağmen ben ziyaret etmeyi tercih ettim.
Rehberimiz Sol (Güneş) adlı, biraz çatık kaşlı olsa da aslında gülen gözleri olan bir kadındı. Kocaman gülümsemesi coco (madencilerin çiğnedikleri, sakinleştirici özelliği olan bir bitki) çiğnemekten ve bize madencilerin temel enerji kaynağı olarak tanıttığı tuz ve şeker tatlı kayaları ısırmaktan lekelenmiş dişlerini gösteriyor. Sol’un resimde tuttuğu tepside hepsini görebilirsiniz.

Bunlar dışında madenciler %95 alkol oranı olan bir içki tüketiyorlar çalışırken ama bunu alkolik olduklarından değil, asıl boğazlarını temizlemek için ve her defasında çok az miktarda içiyorlar. Bir de aşırı şekerli görünen bir meyve suyu içiyorlar. Anladığım kadarıyla bu madenleri 15 yıl boyunca ziyaret etmekten Sol da hepsine alışmış görünüyor.
Ilk durağımız madencilere bu listelediklerimden bazılarını hediye almamızı davet ettikleri bir pazar. Sonra yakın bir yerde madenci kıyafetlerı ve çamurlara batarak yürüyeceğimiz için uzun siyah plastik çizmeler giyiyoruz. Kafamıza koruma şapkası ve onun üzerine de fenerlerimizi takıp girişe geliyoruz.
Ben okuduğum uyarılardan dolayı kendimi bu kadar metre yüksekteki dağlardaki yeraltı koşullarına hazırlamaya çalıştım ama bir kaç yüz metre ilerleyip, tozları ve toksik kokuları alınca, karanlıkta gelmekte doğru mu ettim diye endişe etmemek mümkün değil. Tam bu sırada gruptan bazıları dönmeye karar veriyor ama ben yanımızdan koşarak gelip geçen madencileri görünce onlar dayanırsa ben de dayanırım diye düşünerek ilerlemeye karar veriyorum.
Geri dönme şansını bırakıp daha karanlıklara, kimi zaman geçen vagonlara yer vermek için duvarın dibine yapışıp bekleyerek ve sonra çamurlar batıp, arada kafamızı eğmeyi unuttuğumuzda alçak tavanlara vurarar ilerliyoruz. Karşımıza birazdan dolu bir vagonu köşeden iterek/çekerek döndürmeye çalışan madencileri görüp çoğumuz yardım etmeye başlıyoruz. 5 dk sonra vagon kırık raydan geçiyor ve biz yorgun argın bu adamlar nasıl geri kalan 1 km’yi daha gidebilecekler mi diye düşünüyorum.
Biraz sonra başka bir grup madenci bu kez doldurdukları torbaları az evvel gördüğümüz gibi bir vagona doldurmaya çalışıyorlar. Her torba yaklaşık 45kg ve en az 50 torba var her vagon için. Bazılarımız Sol’dan izin alıp torbaları yüklemeye yardım ediyoruz. Madenciler mutlu ama bir yandan da sanki bir iki torbadan fazla kaldıramayacağımızı bilen bir edayla bize bakıyorlar. Ben 3 torbadan sonra bırakıyom işi, belki yüksekliğin etkisiyle torbalar 45ten ağır gibi bence!
Bir sonraki durağımız yüzyıllar önce kullanılan fakat şimdi yeraltı müzesi olan kısım burası ayrıca madencilerin tanrıları heykellere de ev sahipliği yapıyor. Göze ilk çarpan korkunç yüz ifaderi ve kocaman penisleri (bereket ve bolluğu temsil ediyormuş). Madenin bu kısmı çok üzücü çünkü Ispanyol istilacıları uzun yıllar boyunca onbinlerce yerel halkı ve Afrika’dan getirdikleri köleleri zorla çalıştırmışlar burada. Onlardan güya en iyi verimi almak için 6 ay boyunca dışarı çıkmadan çalışmaları istenmiş ve bu altı ayın her gününde en az 16 saat çalışmaları lazım. Bu duruma çoğu dayanamayıp ölmüş tabiki ve bu zulüm bir ayaklanmaya kadar çok uzun yıllar sürmüş.
Bu hikayeleri kalbimiz acıyarak dinliyoruz ve bu kölelerin az önce tasvir ettiğim tanrılarını ziyaret ediyoruz. Ben kendi tanrıma da dua edip hepsine bir fatiha da okuyorum ne olur ne olmaz.
Bence günümüzdeki koşullar eskiye kıyasen daha iyi olsa da aslında çok parlak değil. Yönetici madenciler işi asıl iyi bilenler ve kendi adlarına çalışıyorlar fakat hem vagonlardan gördüğüm kadarıyla metotları çok eski hem de yüksek vergi ödemekten şikayetçiler. Asıl kalabalık onlara yardım eden ve sadece günlük en çok $40 dolar gibi bir para için bizim korkarak baktığımız vagonlardan en az 10 tanesini doldurup, taşıyıp boşaltmaları lazım. Siz $40 Boliviya’da çok paradır demeden sağlık sigortası, emeklilik değil iş güvencelerinin bile olmadığını hem ekleyeyim.

Bu müze kısmından çıkarken gördüğümüz,bizim nefes bile almakta zorlandığımız yerde uzanıp dinlenen madencilerle sohbet ediyoruz ve onlar getirdiğimiz küçük hediyeleri vererek hoşçakal diyoruz.
Ben baştaki çekincelerimi ve korkularımı iyiki dinlememişim, bu ziyaret sayesinde madencilere ekmeklerini tam anlamıyla taştan çıkardıkları için bir kez daha saygı duyuyorum ve kendi kendime asla çalışmaktan şikayet etmemeye karar veriyorum. Dönüşte bu resimlerden birini ofisime asıp kendime ben den çok daha fazla ve daha zor koşullarda çalışan bu insanları ve bir de burada hayatını kaybedenlerini anmak için asmayı planlıyorum.
Bu kadar üzücü hikayeden sonra iyi bir olumlu haber bu madenlerden gelen zenginliğin birazdan ziyaret edeceğim Sucreye cömertçe harcanması ve bu sayede şehrin muhteşem bir düzenleme ve mimariye sahip olması, oradan da LaPaz,a geçeceğim.