Paskalya Adası Takıntılarınızdan Ödün Vermeden Nasıl Keşfedilir? 1, 2, ve 3. Günler Ve Benim Adaya Dair Kararım.

turkey_640Beni iyi tanıyanlar son senelerde spor yapmaya, özellikle de koşmaya çok düşkün olduğumu bilirler (“bağımlı” suçlamaları kabul!). İşte bu düşkünlük sebebiyle seyahat ederken gittiğim yerleri tercihen spor ayakkabılarımı giyip koşarak keşfetmeyi tercih ediyorum.

Adanın nerdeyse 100km2’yi aşan yüzölçümü her yere koşarak, yürüyerek gitmeye elvermeyeceği için ikinci alternatif olarak yürüme, koşma ve bisiklet üçlüsünü seçtim. Netice? Muhteşem bir macera! Bisikletle en zorlu yokuşları bile çıkarken bile kendi kendime sevinçten kahkahalar attığım bir sürü anlar oldu.

Gün 1: Yürüyüş ve Koşu (22km)

Adanın merkezi Hanga Roa’nın batı kısmında deniz hizasında başladım ve kasabanın içinden geçen yoldan geri koşarak geldim [haritada 1 bir olarak işaretli].

Paskalya Adasını havası çok değişken: Bir an güneşli, sonra kuvvetli rüzgârlı ve sonra bir anda şiddetli yağmur yağıyor. Fakat siz ceketinizi çantanızdan çıkarıp giyinene kadar yağmur duruyor ve yine yerini güneşe bırakıyor. Adayı ziyaret eden, normal, insanlar bu açık hava müzesinin değişik yerlerini araba ya da motosiklet kiralayarak ya da araçlı turlara katılarak görmeyi tercih ettikleri için, çoğu zaman yalnızdım yürürken. Bir ara aynı yönde yürüyen biriyle karşılaştım ve bir süre sohbet ederek birlikte yürümeye devam ettik. Fransalı adam, çocuk kalp hastalıklarıyla uzman bir hastanede hemşire, Ada’nın gizemliliğinden konuştuk ve bana işini ne kadar sevdiğini anlattı, böyle zor bir mesleği bu kadar severek yapan birisini tanımak beni mutlu etti.

Yolun ilk kısmını bitirdikten sonra bizi gideceğimiz tarafa kolayca yönlendiren işaretler biraz belirsiz hale geldi. Bir süre sonra haritaya baktığımızda anladık ki yolun daha üçte ikisi halâ önümüzde. Devam edersek, geldiğimiz hızda bile yürüsek gece karanlığa kalma riskimiz var (ada vahşi at ve ineklerle dolu olduğu için tehlikeli!). Fransız hemşire geri dönmeye karar verdi ve beni de ikna etmeye çalıştı fakat ben koşarak mesafeyi kolaylıkla çok hızlı gidebileceğimi bildiğim için tek başıma devam etmeye karar verdim. Bana artık alışık olduğum ‘deli misin?!’ edasıyla biraz da endişeyle baktı ve dikkat et, gerekirse yoldan geçen araçlardan birine binerek hava kararmadan merkeze dön diye tembih etti. Birbirimize sarılıp hoşça kal dedikten sonra o geldiğimiz yerden geriye bense zıt yönde ileriye doğru yola devam ettim. Günün bu ikinci kısmı mükemmeldi, hem bir sürü Ahu’lar, Moa’lar ve mağaralar keşfettim hem de geri kalan 15 km yolun tamamını, bu yerleri görmek için durmak haricinde, koşarak gittim.

Otele güneş daha batmaya bile başlamadan karnım çok aç fakat çok mutlu olarak geri döndüm. Akşam yemeği manzaram güneşin muhteşem batışı oldu.

2.Gün: Kiraladığım bisikletle adanın ikinci kısmını (50km) keşfetmeye karar verdim. Daracık yollarda, arada yanımdan vızlayıp geçen araçlar dışında masmavi okyanus önümde, etrafta vahşi atların koşuşturduğu 20 km’lik bazen zor ama hep keyifli bir gün geçirdim. Plan 50km halkanın tamamını bir günde tamamlamaktı fakat yol üzerinde ziyaret ettiğim heykeller, gizli mağaralar, okyanus vs. derken akşam 6’da yolun ancak 20. Km’sinde buldum kendimi. Konuştuğum rehberler yolun devamı daha uzun ve çok yokuşlu, geldiğin yönden geri dön tavsiyesinde bulundular. İyi ki de onları dinleyip bir sonraki durak Ahu Tongariki’ye gitmeyi ertesi sabaha erteledim. Çünkü otelime vardığımda güneş batışını ancak yakalayabildim. Otel restoran şefi, Juan Carlos, bana pisco-sour (Peru ve Güney Amerika’ya özgü bir içki) ikram etti ve akşam yemeği için ne istersem onu pişirmeyi önerdi. Ben de taze ton balığı, protein değeri yüksek kinoa ve salata istedim. (Son bir seneden fazladır devam ettiğim paleo diyete – karbonhidrat ve şeker içermeyen bir diyet- tamamen uygun bir yemek oldu). Yemeği Juan Carlos ve onu ziyaret eden arkadaşı Omar ile keyifle sohbet ederek yedim. Omar adadaki dalgıç merkezinin sahibi ve profesyonel dalgıç, gece boyunca, su altı dünyası, dalış teknikleri, su altında olmanın meditasyonla ne kadar bağlı olduğunu vs. anlattı ve sanırım beni bu işi de çok yakında denemeye ikna etti.


3. Gün: Sabah 6’da beni ve bisikletimi dün bıraktığım yere yere yakın Ahu Tongariki’ye götürecek bir taksi ayarladım. Burası güneşin doğuşunu izlemek için harika bir yer.

Ahu’ya dikilmiş bu kocaman Moa’ların arkasından yavaş yavaş yükselen kızıl güneşi görmek tüyler ürpertici güzellikte, çok az şanslı insanın seyredebildiği bir görüntü. Gökyüzü aydınlanana kadar soğuğa rağmen ağzım açık seyrettim güneşin ve heykelleri kızıl, mavi değişik renklere kaplayışını. Sonra dünkü yola devam etme isteğime rağmen yine aynı bisiklete atlayıp otele geri geldim. Otelde son günüm olduğu için çantamı hazırlayıp odayı boşaltmam gerekiyordu. Ayrıca son gece için diğer kalacağım yeri (çadır!) bulup çantalarımı oraya taşımak vs.  Daha kahvaltı bile başlamadan bir günün sabahına bu kadar çok keyif sığdırabildiğim için çok mutluydum.

Öğlene doğru, kaç gündür yaptığım yoğun aktivitelerin yorgunluğu nihayet üzerime çöktü ve bisikleti iade edip, parkuru tamamlamak yerine taksiyle o yönde bulunan meşhur plaj Anakena’ya gidip orada dinlenmeye karar verdim. Fakat bisikleti kiraladığım yerin sahibi, Christiano, planladığım yolu bitirmeden bisikleti iade almamakta ısrar etti! Yorgunum dedim, ‘bisikleti ücretsiz veriyorum, seni ve bisikleti arabayla Anakena’ya bırakayım sonra sen de bisikletle geri dön; böylece hem plajda dinlenmiş hem de adayı bisikletle görme planını tamamlamış olursun’ dedi. Kendisi belli ki bisiklet sevdalısı ve benim adayı motorlu taşıtsız gezme planımdan çok etkilendiği için yardım etmenin onun için onur olacağını da ekleyince bana “evet” demek kaldı.

İyi ki dinlemişim Christiano’yu! Altın kumlu, palmiye ağacı ve yine muhteşem Moa’larla dolu bir sahilde buldum kendimi. Akşam üzeri dönüşün ilk 5 km’si dimdik yokuşlardan dolayı çok zorladı ama o kadar da keyif verdi ağaçlar, vahşi atlarla dolu bomboş yollarda bisiklet keyfi hele ki son büyük yokuştan sonra devamlı yokuş aşağı olan kısım!

Kısa bir not: Şimdi anlıyorum ki ben bir şeyi kaybettiğim zaman bu kaybı kolaylıkla kabullenebiliyorum. Dönmek üzereyken fark ettim ki cep telefonum yok çantamda. Gün boyu sahilde gittiğim her yere gidip sordum insanlara, çantamı alt-üst ettim ama yoktu telefon. Kısmet buymuş deyip nasılsa içindeki bilgileri geri elde edebileceğimi kendime söyledim ve moral bozmadan keyifle geri döndüm. Döndüğümde Christiano elinde telefonumla ‘bunu unutmuşsun’ deyince çok mutlu oldum ve o da günümü iki kez kurtarmış oldu!

Gün boyu benimle flört eden Christiano bu kez de ısrarla beni akşam yemeğine çıkarma teklifini ekledi ama kibarca reddedip bu son akşamı adanın güneş batışı izlenilen yerinde geçirmeyi tercih ettim. Kalabalıktan uzak bir kayaya yerleşip keyifle güneşin batışını izledim. En az sabahki gün doğumu kadar heyecan verici ve duygulandırıcıydı gün batışı da. Sonrasında deniz kıyısında, yine taze balık ve beyaz şarap içeren bir akşam yemeğini, nasıl da mutlu ve şanslı olduğumu düşünerek keyifle yedim. Bir günde güneşin hem batış hem doğuşunu böyle bir yerde izlemeyi kısmet ettiği için şükrettim.


Ada konusunda son fikrim?

Rapa Nui halkının yüzyıllarca, köle tacirleri ve istilacılar tarafından yavaşça yok edilmeleri yüreğimi burktu. Bu muhteşem halkın bu heykelleri yapma düşkünlüklerinin, tüm doğal zenginlik ve ağaçlarını bu yolda harcadıkları için, bir süre sonra kuraklık ve kanibalizme kadar gelen açlığa sebep olup onların sonlarını getirdiğini öğrenmek beni hem üzdü hem dehşete düşürdü. Nüfus artışı, doğal zenginliklerin yenilenmeden aşırı bir oranda kullanılması, ağaçların kesilmesi, sizi bilmem ama bana çok tanıdık geliyor, bizi de böyle bir son mu bekliyor diye düşünüp korkmamak elde değil.

Fakat tüm bunlara rağmen, bu adanın bir cennet olduğuna karar verdim. Koşarak ve bisikletle adayı keşfetme planım sayesinde tam bir macera hissi yaşadım, üstüne üstlük her öğünün taze ton balığıyla dolu olduğu harika yemekler yedim ve çok güzel insanlarla tanıştım. Büyüleyici, gizemli ve devasa Moa’lara bakarken her defasında tüylerim ürperdi ve insanoğlunun yüzyıllarca evvel bile, hatta belki o zamanda daha da çok, olağan üstü ve akıllı bir yaratık oluğunu hatırladım.

Okyanus hakkında kısa bir not: dağlar hala benim en tutkulu olduğum yer yüzü şekli fakat, kızgın olduğumda tam buradaki okyanus gibi deli, mutlu olduğum da onun kadar sakin olmak ve ışıldamak istiyorum, bu adada kesinlikle mutluydum ve bir daha dönebilmeyi diliyorum.